Archive for the ‘Anılar’ Category

Biz gerçekten de öğrenciydik...</p>
<p>80'li yıllarda biz öğrenciydik ve nasıldık bir bakın:</p>
<p>Saçlara jöle, tırnaklara oje, sürülemez,<br />
spor ayakkabıyla okula girilemezdi.</p>
<p>Erkekler kravat, kızlar fiyonk takmadan, yaka ve tırnak kontrolü yapılmadan derse girilemezdi.</p>
<p>Sabahları bahçede sıra olunur, pazartesi sabah Cuma öğleden sonra müdür konuşma yapar, özel günlerden biriyse saygı duruşu yapılır ve gerçekten saygıyla durulur, İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, saygı duyulurdu.</p>
<p>Öğretmenlerle dalga geçilemez, veli toplantıları aileye korkarak bildirilir, okulda "konuştuğun" (sevgilin) varsa sadece bahçede yan yana yürünürdü.</p>
<p>Forma ile okula gidilir, eve gelene kadar forma çıkarılmazdı. Gömlekler pantolonların - eteklerin, içine sokulur, okul renkleri dışında bir renk giymek yürek isterdi.</p>
<p>Küpe, kolye, yüzük, bilezik hafta sonları takılır, saçlar erkeklerde tıraşsız, kızlarda 3 boğum örgüsüz ise disipline gidilirdi.</p>
<p>Cep telefonu yoktu, internet de yoktu ama yine de öğrenciler birbirleri ile haberleşirdi.</p>
<p>Biyoloji dersinde üreme konusu anlatılırken utanılır, aruz ölçüsü ezberlerken delirilir, milli güvenlik hocaları askeri disipline sokmaya çalışırdı.</p>
<p>Okul kitapları üzerinde sevilen sanatçı resimlerini olduğu klasörlerde taşınır, ders yılı başında mutlaka kap kâğıdıyla kaplanır, etiketler yapıştırılır, etikete adı-soyadı- sınıfı- hangi dersin kitabı olduğu yazılır, o derse ait defterler de kolaylık olsun diye aynı desen kap kâğıdıyla kaplanır, ders sırasında yanında kitabı olmayan azarlanırdı.</p>
<p>Sınıflar kalabalık olsa da çıt çıkmadan ders dinlenir, boş derslerde sınıftan çıkılmaz, ders saatlerinde okul sınırlarını ihlal etmek isteyenlere acınmazdı.</p>
<p>Ödevler mutlaka yapılır, dönem ödevleri için kütüphaneler, meydanloueres, ana ya da temel britanikalar taranır, ödevler elle ve mutlaka dolmakalemle yazılırdı.</p>
<p>Yat denince yatılır, sabah okula servis yerine otobüsle gidilir, bazen çanta yoklaması yapılır, okula yasak bir şey getirilemezdi.-okulun herhangi bir yerinde sakız çiğnenemez, derslerde bir şey yenemez, su içmeye gitmek için izin istenirdi.</p>
<p>Birine uyuz olduysak öğretmene şikâyet eder, asla kendimiz sopayla, bıçakla girişmez, çeteleşmez, okul dışında bile kavga etmezdik. Bilirdik ki kavga edersek evde ya da okulda bi posta daha dayak var.</p>
<p>Kızlarla erkekler birbirine mesafeli durur, el şakası yapmaz, küfürlü konuşmaz, efendilik bozulmazdı.</p>
<p>Yerli malı haftası sınıf pikniğine döner, her tür yiyecek bulunur ve biz bu yemekleri paylaşırdık.</p>
<p>Kitap okurduk örneğin, ödev bile olsa okurduk. Değiştirip kitapları öyle okur, kütüphaneden kimlik çıkartır kütüphanede okurduk.</p>
<p>Biz öğrenci gibi öğrenciydik. Saygılıydık, tertipliydik, edepliydik...</p>
<p>Biz çok güzel öğrencilerdik. Çok zor da olsa o dönemlerde hayat, şimdikiler gibi kayıp kuşak değildik. Hayatın bir anlamı vardı ve biz bunu bilmesek bile hissederdik...</p>
<p>OKUDUYSAN BEĞEN BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞ !
Biz gerçekten de öğrenciydik…

80′li yıllarda biz öğrenciydik ve nasıldık bir bakın:

Saçlara jöle, tırnaklara oje, sürülemez,
spor ayakkabıyla okula girilemezdi.

Erkekler kravat, kızlar fiyonk takmadan, yaka ve tırnak kontrolü yapılmadan derse girilemezdi.

Sabahları bahçede sıra olunur, pazartesi sabah Cuma öğleden sonra müdür konuşma yapar, özel günlerden biriyse saygı duruşu yapılır ve gerçekten saygıyla durulur, İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, saygı duyulurdu.

Öğretmenlerle dalga geçilemez, veli toplantıları aileye korkarak bildirilir, okulda “konuştuğun” (sevgilin) varsa sadece bahçede yan yana yürünürdü.

Forma ile okula gidilir, eve gelene kadar forma çıkarılmazdı. Gömlekler pantolonların – eteklerin, içine sokulur, okul renkleri dışında bir renk giymek yürek isterdi.

Küpe, kolye, yüzük, bilezik hafta sonları takılır, saçlar erkeklerde tıraşsız, kızlarda 3 boğum örgüsüz ise disipline gidilirdi.

Cep telefonu yoktu, internet de yoktu ama yine de öğrenciler birbirleri ile haberleşirdi.

Biyoloji dersinde üreme konusu anlatılırken utanılır, aruz ölçüsü ezberlerken delirilir, milli güvenlik hocaları askeri disipline sokmaya çalışırdı.

Okul kitapları üzerinde sevilen sanatçı resimlerini olduğu klasörlerde taşınır, ders yılı başında mutlaka kap kâğıdıyla kaplanır, etiketler yapıştırılır, etikete adı-soyadı- sınıfı- hangi dersin kitabı olduğu yazılır, o derse ait defterler de kolaylık olsun diye aynı desen kap kâğıdıyla kaplanır, ders sırasında yanında kitabı olmayan azarlanırdı.

Sınıflar kalabalık olsa da çıt çıkmadan ders dinlenir, boş derslerde sınıftan çıkılmaz, ders saatlerinde okul sınırlarını ihlal etmek isteyenlere acınmazdı.

Ödevler mutlaka yapılır, dönem ödevleri için kütüphaneler, meydanloueres, ana ya da temel britanikalar taranır, ödevler elle ve mutlaka dolmakalemle yazılırdı.

Yat denince yatılır, sabah okula servis yerine otobüsle gidilir, bazen çanta yoklaması yapılır, okula yasak bir şey getirilemezdi.-okulun herhangi bir yerinde sakız çiğnenemez, derslerde bir şey yenemez, su içmeye gitmek için izin istenirdi.

Birine uyuz olduysak öğretmene şikâyet eder, asla kendimiz sopayla, bıçakla girişmez, çeteleşmez, okul dışında bile kavga etmezdik. Bilirdik ki kavga edersek evde ya da okulda bi posta daha dayak var.

Kızlarla erkekler birbirine mesafeli durur, el şakası yapmaz, küfürlü konuşmaz, efendilik bozulmazdı.

Yerli malı haftası sınıf pikniğine döner, her tür yiyecek bulunur ve biz bu yemekleri paylaşırdık.

Kitap okurduk örneğin, ödev bile olsa okurduk. Değiştirip kitapları öyle okur, kütüphaneden kimlik çıkartır kütüphanede okurduk.

Biz öğrenci gibi öğrenciydik. Saygılıydık, tertipliydik, edepliydik…

Biz çok güzel öğrencilerdik. Çok zor da olsa o dönemlerde hayat, şimdikiler gibi kayıp kuşak değildik. Hayatın bir anlamı vardı ve biz bunu bilmesek bile hissederdik…

Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta Babamın bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki…..

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.

Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine gidip gelen elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi…
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,
onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi,
en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık.
Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik.
Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki.
Komşumu tanımıyorum ama evinin camında,
temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ;
bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok.
Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar,
ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar…
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız,
onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ‘ vale ‘ lerin, ‘ bady ‘ lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp,
taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik? Yoksa birileri mi böyle istedi?..
‘Her toplum hakettiği gibi yönetilir” derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi ?

Kaynak: facebook

Yapısında metal ve tahtadan başka bir şey bulunmayan okul sıralarında geçen yıllar. Daha hayatın ne olduğunu anlamaya başladığımız bir anda kendimizi bu tahta sıralarda otururken buluruz. İlk okul, orta okul derken en tatlı yılların yaşandığı lise yılları başlar. Artık sıraların boyları uzamıştır tahtalar daha yüksek dururlar duvarlarda. Değişen tek onlar mı? Biz de artık gençlik yıllarımızın başındayızdır. Hayatımızın ilkleri yaşanmaya başlar. Duygusallık hat safhadadır. İçimizde bir fırtına, bir dalgalı deniz vardır. “Annemle babam nede çok karışmaya başladı bana.” demeyenimiz olmaz. Çünkü biz bu dönemde gözleri bağlanmış bir kedi gibi sağa sola koşarız. Bazen bir çöplüğe düşer, bazen de bir köşk bahçesine. En çok hatırlanan lisedeki öğretmenlerimizdir. O arkadaşlarım nerde acaba, ne yapıyorlar şimdi? Mezun olsam da şu okuldan bir kurtulsam Allahım… Dualar sonunda kabul olur. Yıllar su gibi akar gider. Lise son sınıfın son günü şu konuşmaları yapmamak imkansızdır;

Ayşe: Arkadaşlar okul bitse de birbirimizden ayrılmayacağız değil mi?
Ahmet:Tabiki kızım. Bende herkesin numarası var.Ararım ben
Eylem:Okul bitmeseydi yaaaa, ben şimdi evden nasıl çıkacam.
Arife: Beni ya hocaya yada kocaya verirler…

İşte kıymeti bilinmeyen yıllar artık en büyük servetin bile satın alamayacağı bir hal almıştır. Keşke o yıllara dönebilsek!…Ama imkansız…Oturduğumuzda bize batan o metal ve tahtadan başka olmayan sıralar artık rüyalarda da bizi yalnız bırakmaz. Kaçmak için can attığımız binaya şimdi bir kez daha girme isteği hep içimizde yaşayacak. Elveda yıllarım, elveda genç çocukluğum, elveda arkadaşlarım, elveda öğretmenlerim,elveda elveda….
Kendine bir iyilik yap; lise yıllarına yatırım yap hayat boyu mutlu ol.

Hıdırellez şenlikleri kapsamında hem okulumuzda hemde ilçe genelinde çeşitli faaliyetler yapıldı. Türkiye’ nin çeşitli yerlerinden dağcılar kamp yapmak için geldiler. Ama nedense kamp alanı olarak Sivrihisar Spor Sahası seçildi. Bizlerde ise, okulumuzda öğrenci ve öğretmenlerimizin katılımıyla bir küçük piknik yapıldı. Bahçede oyun havaları eşiliğinde oyunlar oynandı. İzcilik faaliyetlerinde kullandığımız ocağımızda bu sefer Hıdırellez ateşi yaktık. Havada soğuk oluca etrafında ısındık. Okuldan sonra Sivrihisar Şehir Ormanında (uça parkta) konsere gelen Mithat KÖRLER konserine gittik. Konsere çeşitli sosyal faaliyete acıkmış olan bütün Sivrihisarlılar oradaydı. Güzel bir konserdi. Bu konser bitti ama gece bitmedi. Dörtyol petrole açılan Sezer Aile Çay Bahçesi ve Düğün Salonu açılışı için gelen Hüseyin ÖKSÜZ konserine gittik. Konseri dinlerken bir yandan da langırt turnuvası yaptık. Hava soğudu ve üşüyünce gece bitti mi? Naslaaaaa… Burdanda arabalara doluştuk ve TİŞOF dinlenme tesislerine çay içmeye gittik. Güzel sohbetler eşliğinde geceyi burda sonlardırdık.

Sivrihisar Kız Teknik ve Meslek Lisesi olarak artık öğrencilerimiz sınavlarla diğer şehirlerden veya ilçelerden de gelmeye başladı. Bu da bir yurt ihtiyacı ortaya çıkardı. Milli Eğitim de bu ihtiyacı dikkate aldı ve okul bahçesine yurt yapılmasına kadar verdi. Yetkililer geldiler ölçtüler biçtiler ve en uygun yerin birçok çam ağacımızın yer aldığı bölgenin olduğuna karar verdiler. Bu çamlar kesilmeliydi. Ve kıyımda bu hafta içi gerçekleştirildi. Keşke başka bir yere bu ağaçlar taşınsaydı yada yurdu biraz daha kaydırılsaydırda ağaçlarımız yurdun bahçesinide süsleseydi. Çok üzüldük, ama bu kıyımı engelleyemedik. Bir çok anımızda bu ağaçlarla kaybolup gitti.

Sivrihisar aslında küçük bir yer. Ankara – Afyon – Eskişehir yolu ve Sivrihisar Dağları arasında sıkışmış kalmış. Bu nedenle olsa gerek bazı konularda geri kalıyor sanırım. Ama bu gelişememe doğal yerlerinin bozulmasını engellemiş. Bizlerde arkadaşlarımızla bu yerlerden birini hafta sonu değerlendirmek istedik. Hafta sonu hava kapalı ve soğuk olmasına rağmen eşyalarımızı aldık ve yollara düştük. Ethem GÜREL, Ahmet KARATEPE, Mehmet ÖZÖZTÜRK ve ben zor yollar ekibi olarak arabamla birlikte Sivrihisar sanayisinin içinden çoban köpeklerinin arasından geçerek bu yere ulaştık. Siliban yoluda diyorarmış buraya, yaylalara gidiliyormuş. Güzelde bir çeşme var, hemen yanı başınızda sessiz sakin soğukça akıyor. 

Piknik alanımızda ulaştıktan sonra malzemelerimizi  yerleştirdik. Sonra ben mangalın başına, Ethem hoca semaverin başına, Mehmet hoca sobalı sacın başına ve Ahmet hoca da odun toplamaya koyulduk. Üç koldan doğanın sakinliği içinde ateşlerimizi yaktık.

Bu arada semaveri yeni aldık, semaverde ilk açılış olarak Ahmet hocanın elini kesti. Bir izci olarak hemen ilk yardım çantasından yara bandı alarak yapıştırdım. Etler pişti çayımız oldu, bir güzel sohbet eşliğinde yemeğimizi yedik. Üstüne çayımızı içtik. Etrafa yayılan mangal kokusuna sanayide nekadar çoban köpeği varsa etrafımızı sardılar. Dönüp duruyorlar, ilk başta açıkcası tırsmadık desek yalan olur. Sonra etraftan bir iki taş atınca kayboldular. Ama tamamen gitmediler uzaklaşıp oturdular izlemeye başladılar.

Yemeği yedikten sonra etrafı dolaşmaya koyulduk. Biz doğanın tadını çıkarmaya başlayınca havada açıldı ve güneşli bir gün oldu. Bu tür faaliyetlerin devamını yapmaya anlaşarak tekrar ayrıldık. 
 

Biz 12B sınıfı olarak hayatımızın unutulmaz 4 yılını elimizden geldiği kadarıyla kağıda dökmeye çalıştık unutulmazlarımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Liseye başladığımız ilk zaman hiç tanımadığımız yüzler,hiç muhabbet etmeyeceğimiz kişiler vardı ve biz aynı sınıftaydık.Birbirimizi hiç sevmemiştik taa en baştan.birde öğrendik ki sınıf öğretmenimiz haftada sadece iki saat dersimize giren erkek öğretmendi.EŞREF ULUDAĞ bir hayal kırıklığı daha.lisemizin ilk yılı birbirimizi tanımaya çalışmakla geçti.sonra öğrendik ki aslında çokta sıkıcı olmayan arkadaşlarımız varmış.ikinci yılımızdı lisede gene farklı arkadaşlarımız olacaktı ve artık bölümümüzü seçecektik. Okulun başında 17 kişilik sınıfımız oldu.küçücük bir sınıfta yine yeni arkadaşlarımızı tanımaya çalışırken ilk dersimize sınıf öğretmenimiz HÜLYA TINMAZ girdi.bizim için bir şok daha olmuştu. Sert katı hiç gülmeyen bize sürekli şöyle yapın böle yapın kaş almak yok kılık kıyafet düzgün olacak sınıf her gün silinip süpürülecek kurallarla dolu bir öğretmendi o bizim için.hep birlikte bir hayal kırıklığı daha yaşamıştık.topluca sınıf olarak bölüm değiştirmeye karar vermiştik.nasıl geçecekti dört yıl kurallarla dolu bir öğretmenle üstelik hiç gülmeyen… kabustu bizim için ilk tanışma.hele şükür ilk ders bitmişti ve bizde rahat bir nefes almıştık.diğer taraftan sınıf arkadaşlarımızla hiç alamız yoktu aynı sınıfta değildik sanki serap bir köşede kafasını kitaplara gömmüş hep ders çalışır.nazlı kendi halinde Rabia desen kimseyle konuşmaz Tuğba ben yeşim kimseye minnet etmez seda ve Gülçin havalı büyük tuğbamız diğer sınıftaki arkadaşlarla sedef herkesten kopuk bir vaziyette elif ise tek takılan dağınık bir sınıftık işte. sonra derslerimizin yoğunluklu olarak hülya öğretmenimizle olması bize onu tanıma fırsatı vermişti.her ders onu biraz daha yakından tanıyorduk…güzel sözleriyle ,güzel gülüşüyle, hayata dair olumlu bakış açısıyla ve en önemlisi bizi benimseyip kızlarım diyecek kadar çok sevmesiyle bizi kendisine hayran bıraktı.ilk dersimizdeki kabusumuz olan hülya öğretmenimiz gitmiş,şimdiki hülya annemiz gelmişti. Lisede ikinci yılımız bitmişti.biz başta bu insanlarla nasıl vakit geçer diye düşünürken şimdi ayrılmak istemiyorduk. Lisede üçüncü yılımız biz hülya öğretmenimiz ve 12 arkadaşımızla resmen anne kız gibi olmuştuk. Bütün sınıf hep birlikte paylaşmayı,kardeşliği,birlikte ağlamayı,birlikte gülmeyi ve ders çalışmayı öğrenmiştik.yazılılarımıza toplu çalışır toplu başarırdık.bize tarihi sevdiren mükemmel tarih anlatan Leman hocamızı,bilgisayar öğretmenlerimiz eşref ve serdar hocamızı,İngilizceyi öğreten bir tanecik Ayşenur hocamız,unutulmaz rahmetli erkan hocamız,derslerinde biraz sıkılsak biraz gül sekte seyit hocamız,bizi korktuğumuz matematikle tanıştıran ve sevdiren ümit hocamız ve en önemlisi bize 19 mayısta kızlarım sağlıksız yanmayın diye güneş kremi süren hülya öğretmenimizi (aslında annemizi) çok sevmiştik.11. sınıf bizim için büyüdüğümüz gelecek planları yaptığımız ilk yılımızdı tüm sınıf çok bağlanmıştık birbirimize ve okulun kapanmasına az kalmıştı biz hiç istemesek bile.
şimdi lisede son yılımız hatta son günlerimiz…Cuma gününden sonra ne oturacak bir sıramız,ne yazı yazacak bir tahtamız,nede 5dakikalık bir tenefüsümüz olacak. Gözümüzde büyüttüğümüz 4 yılımız bitti.son yılımızda anaokulumuz vardı,ve hülya öğretmenimiz bizi çok samimi olmadığımız arkadaşlarımızla aynı gruba verip samimi olduğumuz arkadaşlarımızdan ayırmıştı.kızmıştık ve istememiştik tabiî ki. Bir yıl boyunca ve ayrılığın verdiği duyguyla bağlandık kenetlenmiştik birbirimize bir bütün olmuştuk 11 kişi. Şimdi geçen yılki seraptan,nazlıdan,rabiadan,benden,tuğbadan,yeşimden,sedadan,gülçinden eliften,sedeften büyük tuğbamızdan eser kalmadı.biz ayrı ayrı 11 kişi değil,bir bütün oluşturan 11 kişi olmuştuk birbirimizden gizlediğimiz hiçbir şey kalamamıştı oturup birlikte konuşur,sorunlarımıza birlikte çıkış yolu bulur olmuştuk.sevindiğimiz bir olayı kapıdan içeri girer girmez anlatır hale gelmiştik,kardeşlikti bu var mıydı bundan daha ötesi… yoktu tabiî ki…diğer sınıftan arkadaşlarımızla da konuşur onlarla da bir şeyler paylaşır olmuştuk.12. sınıfta öss korkusu sınav stresi bizi farklı düşünceler içerisine sokmuştu.yeni öğretmenlerimiz ve kabus sandığımız edebiyat dersimiz vardı.zübeyde hocamız güzel anlatımıyla bize edebiyatı sevdirmeyi başarmıştı.şimdi biz 12\B sınıfı olarak 4 yılımızı geçirdik bu okulda bazen okulumuzu çok sevdik ve tabiî ki bazen sıkıldık…mükemmel kişiliğiyle 3 yaşındaki bir çocuğun bile fikirlerine saygı duyan okul müdürümüz Hatice hocamıza,bize yeri geldiğinde katı kuralları olan ama bize muhallebi yapan arada çaktırmadan bize gülen Gülay hocamıza Ankara gezisinde otobüsü durdurup fotoğraf çekinmemize izin veren bizimle bir arkadaş gibi konuşan bize kendisi her şeyi söyleyen fakat hiçbir şekilde başkalarının bizim hakkımızda tek kelime etmesine izin vermeyen serpil hocamıza,gezi boyunca bizi yalnız bırakmayan sırf bizim için bir daha hiç o halde göremeyeceğimiz emine hocamıza,Merve hocamıza,murat amcamıza,bize kermesten zeytinyağlı dolma alıp kızlarım birlikte yiyelim diyen narin ablamıza,gezilerde bizimle gelip fakat hiç müzik açtırmayan Ertuğrul hocamıza,güzel gülümsemesi ve sonsuz anlayışıyla zeliha hocamıza,hiç ciddiyetini bozmayan ama bize gülümseyen Abidin hocamıza,bizi dinleyen hep destek olan Nurcan hocamıza ,bir yıl boyunca arkadaşımız öğretmenimiz olan seniha hocamıza,son yılımızın yarı döneminde sınıf öğretmenimiz olan fakat gecemizi temizlik yaptığı için unutan saniye hocamıza bizleri bu mevkiye getirip yetiştirdikleri için teşekkür ederiz.
ve son olarak bizimle 3 yıl birlikte olan bize kızlarım diyebilecek kadar bizi sahiplenen üzerimizde en büyük emeği olan bizimle birikimlerini paylaşan,bize kızlarım eşinizi ,işinizi iyi seçin unutmayın önce iş sonra eş.eş her yaşta bulunur diyen bizimle her konuda konuşan ve deneyimlerini hiç çekinmeden paylaşan bizim onu anne yerine koyduğumuz hülya öğretmenimiz kızlarınız size sesleniyor…sizi çok seviyoruz unutulmayacaksınız….
Ayrılık yaklaştıkça içimizdeki korkuda büyüyormuş..aslında yalanmış sıkılmalarımız geçmesini hiç istemiyoruz son günlerimizin
biz 12\ B sınıfı olarak bizi bugün bu okuldan mezun eden bütün öğretmenlerimize sonsuz teşekkür ediyoruz…

Yazanlar: 2009-2010 mezunlarından  12-B sınıfı öğrencileri

Yollarda araç kullanırken kendimizden geçiyoruz. Bindiğimiz araçlar sanki devrilmez, eğilmez bükülmez bir yapıymış gibi bir özgüven var. Bu aralar tatil ziyaretleri ve gezintiler fazla yapıldığından şehirler arası yollar dolu.

Hafta sonu eşimle Kütahya Yoncalı Kaplıcalarına gittik. Sivrihisar’ dan Kütahya Yoncalıya kadar bir çok yol çalışması vardı. Bazen de yollar çift yönlü oluyordu. Yolların durumu nasıl olursa olsun hız sınırları hiç değişmiyor gibi geldi bana.

Arabaların fiziki boyutları büyüdükçe hız limitleride artıyor gibi, yüklü kamyonlar, yolcu otobüsleri ben 100 km hızla gitmeme rağmen hepsi beni solluyorlar.

Yurt dışından gelen gurbetçilerimiz genellikle modelli araçları kullanıyorlar. Yabancı plakalı araçlarda hiçde hız sınırlarına uymuyorlar. Dün yolculuğum esnasında Eskişehir Kaymaz arasında  seyrederken bir yokuşu çıkıyoruz. Önümde bir yüklü tır var, yol karşı şeridin tadilatı nedeniyle bölünmüş olarak çift yönlü kullanılıyordu. Dikiz aynasında baktığımda bir üstü bagajlı siyah arabanın kaptırmış sol şeritten geldiğini gördüm. Niyeti hem beni hemde tırı yokuş tırmanırken sollamak. Sanırım yurt dışında tepe çıkarken araç sollanıyor. Ben niyetinin bozuk olduğunu anladım ve tırdan uzaklaştım. Dengesiz şöför bastı bastı ve tam tepede benide sollamaya başladığında karşıdan tepenin diğer ucundan bir kanyon çıktı. Eğer ben tırdan uzaklaşmış olmasaydım bu neüdü belirsiz gurbetçi şimdi kamyonun ön camındaydı.

Lütfen aşırı hızdan kaçınalım. Eğer şöför bu kurala uymuyorsa uyaralım. Bu insanlar hız yapıp egolarını tatmin edecek diye ben canımdan olamam. Keşke plakasına dikkat etseydimde o aracı burda büyük puntolarla yazsaydım.

Nisan 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Arşivler
Bilişim Teknolojileri Öğretmeni Serdar ERDOĞAN' ın Kişisel Web Sayfasıdır.