Archive for the ‘Deneme Yazıları’ Category

Yapısında metal ve tahtadan başka bir şey bulunmayan okul sıralarında geçen yıllar. Daha hayatın ne olduğunu anlamaya başladığımız bir anda kendimizi bu tahta sıralarda otururken buluruz. İlk okul, orta okul derken en tatlı yılların yaşandığı lise yılları başlar. Artık sıraların boyları uzamıştır tahtalar daha yüksek dururlar duvarlarda. Değişen tek onlar mı? Biz de artık gençlik yıllarımızın başındayızdır. Hayatımızın ilkleri yaşanmaya başlar. Duygusallık hat safhadadır. İçimizde bir fırtına, bir dalgalı deniz vardır. “Annemle babam nede çok karışmaya başladı bana.” demeyenimiz olmaz. Çünkü biz bu dönemde gözleri bağlanmış bir kedi gibi sağa sola koşarız. Bazen bir çöplüğe düşer, bazen de bir köşk bahçesine. En çok hatırlanan lisedeki öğretmenlerimizdir. O arkadaşlarım nerde acaba, ne yapıyorlar şimdi? Mezun olsam da şu okuldan bir kurtulsam Allahım… Dualar sonunda kabul olur. Yıllar su gibi akar gider. Lise son sınıfın son günü şu konuşmaları yapmamak imkansızdır;

Ayşe: Arkadaşlar okul bitse de birbirimizden ayrılmayacağız değil mi?
Ahmet:Tabiki kızım. Bende herkesin numarası var.Ararım ben
Eylem:Okul bitmeseydi yaaaa, ben şimdi evden nasıl çıkacam.
Arife: Beni ya hocaya yada kocaya verirler…

İşte kıymeti bilinmeyen yıllar artık en büyük servetin bile satın alamayacağı bir hal almıştır. Keşke o yıllara dönebilsek!…Ama imkansız…Oturduğumuzda bize batan o metal ve tahtadan başka olmayan sıralar artık rüyalarda da bizi yalnız bırakmaz. Kaçmak için can attığımız binaya şimdi bir kez daha girme isteği hep içimizde yaşayacak. Elveda yıllarım, elveda genç çocukluğum, elveda arkadaşlarım, elveda öğretmenlerim,elveda elveda….
Kendine bir iyilik yap; lise yıllarına yatırım yap hayat boyu mutlu ol.

O kadar acele işlerimiz varki, kim nereye ne yetiştiriyor. Ne bu acele kardeşim. İşlerimiz hemen olsun bitsin istiyoruz. Hemen büyükmek ister çocuk, okulunu cabucak bitirmek ister liseli kız, evlenmek için can atar daha iş bulamamış yağız delikanlı…

Oysaki anı yaşamak hayatta olmanın verdiği keyfi alamaz olduk. Hepimiz hayat ile mücadele etmekten bir çok duygumuzu kaybettik. Aslında hayat bizi ağır ağır bitiriyor. Belkide hayat bize şans veriyorda biz insanlar bir birimize acımıyr ve elimizden geleni yapıyoruz.

Sevmek güzeldir deriz ama sevgiyi buluncada tadını çıkarmayı unuturuz. Eksik olan şey elimizden kopup gidendir aslında. Sevgiliyi elde etmek için 10 yıl uğraşmak kadar keyif verici bir alışkanlık olamaz. Elde ettikten sonrada konu kapanır değilmi? Artık peşinden koşulacak birşey kalmamıştır. Artık hayat mücadelesi denen şey ortaya çıkar. Oysaki her zaman vardı bu mücadele. Kendimize baktığımızda değişen tek şey duygularımız. Her geçen gün imkanlarımız artmaktadır. Geçen sene beğendiğimiz arabayı alırız, istediğimiz insanla evleniriz, hoşumuza giden tatil köyüne gider kalırız. Sonunda yine doyumsuzluk he bir panik. İşte bu elimizde olanların kıyetini bilmeden hep etrafımızla bir yarışma havasına bürünmemizden geliyor.

Gönül eksik olanı yada olmayanı ister. Bir sevgilin varsa şimdi sıra parada mıdır yoksa sevginin tadını çıkartarak yoluna devam etmekmidir?

Önce sevelim sevilemlim, iyilik yapalım, güler yüzlü olalım ki hayatın tadı çıksın. Tekerlekteki fare gibi biz koşturdukça dünya dahada hızlı dönüyor sanki. Biraz sakinleşelim.

pufffYaklaşık olarak 4 yıldır Sivrihisar’ da yaşıyorum. Öğretmenliğe ilk başladığım yer burası. Dünyanın merkezi olarak kayıtlarda yer almasına rağmen Nasrettin Hoca’ dan günümüze dek pek bir değişim gösterdiğini söylenemez. Tabiki burada yazdıklarım benim kendi fikirlerimdir. Tamamen gözlem ve yaşantılarıma dayanarak yazıyorum. Şu an yaz tatilini geçiriyorum. Patlamak üzereyim, nedenini yazımı okuyunca anlarsınız sanırım… 

  • Sağlık Hizmetleri

Hasta olmak için her hafta çarşamba gününü beklemeniz gerekir. Çünkü çarşamba günleri burada pazar kurulur ve köylüler de şehre gelir. Sanırım bunu düşünerek çarşamba günü doktorlar Eskişehir’ den gelirler. Eğer perşembe hasta olduysan vah halinize. Ya dayanacaksın çarşambaya kadar yada Eskişehir’ e sevk edileceksin. Devlet hastanesi var ama içinde imkanlar yok. Bazı tahliler yapılır

  • Eğitim

İlçede çok sayıda eğitim kuruluşu var. Her telden okul var sadece Fen lisesi yok. Sanırım onuda yaparlar yakında. İlköğretim okulu nerdeyse her mahallede var. Ama okul bukadar çok olunca öğretmen sıkıntısıda okadar fazla. Dershane ise bir tane var oda geçen yıl açıldı. İlçe ilk öğretimde başarılı sonuçlar alıyor. Osman Gazi Üniversitesine bağlı Sivrihisar Meslek Yüksek Okulu da ilçemizde eğitim vermektedir. 

  • Alışveriş

BİM, Migros yada benzeri şekilde hiç bir tane büyük alışveriş merkezi yok. En büyüğü yaklaşık 300 metrekaredir. Yani bakkal ve süpermarketler var. Haftada bir kerede çarşamba günleri halk pazarı kuruluyor. Ordada fazla çeşit olmaz. Elektronik, parfümeri, tekstil tarzı alışverişlerinizde en iyisi il merkezlerine tatillerde gidince yapmak. Bir kaç dükkan var onlarda fiyat açısından rakipsiz olunca anlayın artık…

  • Ulaşım

Burda ulaşım katır ve faytonlarla yapılır dermişimmmmmm. Yok okadar da geri değil tamı tamına 1 adet belediye otobüsü var. Eğer okullar kapalı ise otobüs çalışmaz yaya olarak yada şahsi aracınızla gideceksiniz. Otobüs sadece saat başı hareket eder mesayi saati son servis yapılır 5′ ten sonra çalışmaz. Eğer sabah misafirliğe giderseniz dikkat edinde arabası olanlara gidin yoksa ya erken oturmaya son vereceksiniz yada ev sahibi sizi gece bırakacak. Trafik çok gelişmiştir her vatandaş saygı bilincini kaptığı için ilçede bir adet dahi trafik ışığı yoktur. Boşuna elektrik yakmasın diye sanırım, zaten uyan yok… Tabiki parası olanlar için ticari taksiler var. Ha buarada öğrenci 25 kr, tam ise 1TL otobüs fiyatı idi en son. Ve en son yolculuğumda şöfürün tepesinde yolculuk ediyordum… Sırf bu yüzden sıkıntıya girdim ve kredi çekip araba aldım. Eskişehir, Ankara ve Afyona yakındır. Sıkılınca dört yoldan binin gidin.

  • İş Olanakları

Genelde yerli halk çiftçi, merkezde ise üretim yok sadece memura dayalı iş yerleri var. Küçük dükkanlar. Gençlerin çoğu yol boylarındaki dinlenme tesislerinde çalışırlar. Bir dönem bende atanmadan çalışmıştım. Her çeşit dükkandan bir tane vardır. Evde çocuk bakabilirsiniz, bayanlar genelde bunu yapıyor. Başkada etrafda fabrika olmadığı için işçi olarak oralarda çalışamazsınız. Mermer fabrikaları ve Hastavuk var unutmadan.

  • Konaklama

Sobalı ve kaloriferli evler var. Ortalama kaloriferli evler 250 ile 450 TL arasındadır. Sobalılar ise 100 ile 250 TL arasındadır. Öğrenciler içinse fazla yurt yok bulabilirlerse ev tutup kalmaları gerekir. Yurt sayısı yetersiz bence. 

  • Spor

İlçemizde 2 adet halı saha var. Bir tanesi üniversitenin, saati 50 TL. Eğer okulun öğrencisiyseniz 25 olur. Aynen öyle. Eskiden aynı fiyattı ama rekabet olmayınca durum böyle oldu. Bizlerede protesto edip gitmiyoruz. Bu saha geniş idi, diğer saha ise eski millet vekili Fahri KESKİN tarafından yapılan .ıç kadar yer. Keşke basketbol sahası yapsalardı burayı. Yerden yüksekliği 5 metre yok uzunluğuda 30 metre anca… Şut atmaz koşmaz iseniz vede en fazla 3 kişiden kadro kurarsanız gayet eğlenceli olur. Kafes futbolu aynen, sahanın üst kısmında ise file var. Bu sahada oynamak ise bedava yinede rağbet yok. 1 tanede Sivrihisar Sporun karşılaşmalarının ve bayramların yapıldığı çim saha var. Etrafında ise moloz yığınlar var koşu parkuru olsa iyi olurdu. İlçede kapalı spor salonu mevcut. Dağ tırmanışı yapmayı seviyorsanız süper olur.

  • Eğlence

Evden eşiniz ve çocuklarınızla birlikte  çıktığınız zaman vakit geçireceğiniz bir mekan bulmanız çok zor. Çünkü böyle bir imkan yok. Eğlence ve çay bahçesi olarak sadece Askeri Gazino var. Onada girmek için sürekli kimlik kartı vermek gerekiyor, eğer içeride bir etkinlik varsa girmeniz imkansız. Tamamen askeri kurallar geçerlidir. Bu yaz kapri giyerek girdiğim için dışarı çıkartıldım. Sakallarınız varsa oda olmaz. Eğer kahvehanelerden hoşlaşıyorsanız bolca var onlardan, çoluk çocuk okey oynarsanız olur. Artık dumnasız hava sahası olduğu için sorun olmaz herhalde. Ama daha kırosuz hava sahası oluşmadı…Hani o mahallelerde hep bir park olurya çocuklar eğlensin diye işte onlardan burda 2 tane var. Bir tanesi ilçenin tam girişinde, diğeride ilçenin kayalarının dibinde. İkiside bakımsız, aralarındaki mesafe yaya olarak en az 1 saatinizi alır ve yine ailenizle her zaman rahatça gideceğiniz ortam olmuyor. Hele güneş battınca burda hayat biter.

  • Sanayi

Allah sizi sanayiye düşürmesin. Bir arabamı yıkatayım adamlarda kazansın dedim tam 30 TL ye patladı. Dahada uğramam. Ne yedek parça neden tamir olanakları açısından hep problem yaşadım. İtina ile ilgilenme diye bir şey yok. Basit sizinde cesaret edip yapacağınız işleri hallediyorlar, ama işin içine parça falan giriyorsa ona bakamıyorlar.

Haaaaa…. Sivrihisar çokmu kötü bence sakinlik açısından iiii. Huzur evi gibi çok sakin. Para biriktirmek için iyi bir yer. Evden işe işten eve. Amacım ilçeyi tamamen kötülemek değil, ancak tamamen yatırımdan yoksun olarak bırakılan bu ilçenin bir an önce gelişmesi gerekiyor. Bunun içinde yanlış ve eksik olanları söylemek gerekiyor. Ağalamayan bebeye süt vermezler değilmi…

20090409154327_dostlukEski Türklerde Askerler
savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için
sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok atarlarmış. Atalarımız
genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir
taş veya kaya olurmuş. Yıllar sonra sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ’tan ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün bile güvenebileceğimiz, bizi arkadan vurmayacak olan, samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isimdir. Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar. Aşk, kendinden emin bir şekilde sorar; -Ben senden daha samimi ve daha cana yakınım sen niye varsın ki bu dünyada? Arkadaşlık cevap verir: – Sen gittikten sonra bıraktığın gözyaşlarını silmek için…

Kaynak: bir mail

engelliOkuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul icin bağıs toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: ‘Dışardaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa herşeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gereken şeyler nerede?’

Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.

Baba devam etti. ‘Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.’

Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:

Shay ve babası bir gün parkta Shayin tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler.
Shay sordu, ‘Acaba oynamama izin verirler mi?’
Shay’in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu.
Shay’in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla birşey
beklemeyerek) Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra ‘Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım’ dedi.

Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay’in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Dokuzuncu turun sonunda Shay’in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay’e gelmişti.

Bu noktada Shay’in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Sha y’e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.

Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay’e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay’e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay’e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.

Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına
kolaylıkla atabilecek ve Shay’i sobeleyerek oyunu biti rebilecekti.

Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.
Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, ‘Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!’ Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaskınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü.

Herkes bağırmaya devam etti, ‘İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş’ Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı … takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.

Herkes bağırıyordu, ‘Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay’

Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, ‘Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!’

Shay üçüncüye gelirken diğer takımdakı çocuklar ve seyirciler ayağa
kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, ‘Shay, hepsini koş! Hepsini koş!’ Shay
hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.

‘O gün’, dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağ ıya doğru süzülerek,
‘iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar’.

Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı.

Kaynak: bir mail(mumine-emre)

Acaba boşuna mı çalışıyoruz  ki saatlerce. bir yarışma programına katılıp bir kaç binlira para kazanmak daha kolay gibi geliyor. Acaba ne kadar bereketli oluyor bu talih kuşunun pislemsiyle gelen şanstan elimize geçen paralar.

Bir talihli şöyle diyor:

“Edirne’de 1995 yılında Milli Piyango İdaresi’nin büyük ikramiyesini kazanan kişi, paraları bitirince tekrar devlet memuru olabilmek için mahkemeye başvurdu ve “Bilet aldığıma bin pişman oldum” dedi.

EDİRNE – Edirne Belediyesi’nde sözleşmeli işçi olarak çalışan Ahmet Yalçınkaya, Milli Piyango’nun 9 Eylül 1995′teki çekilişinde aldığı yarım bilete 10 milyar lira isabet ettiğini söyledi.

Kazandığı 10 milyar liranın kendisine hayır getirmediğini, her geçen gün huzurunun bozulduğunu anlatan Yalçınkaya, şöyle konuştu: ”İşler umduğum gibi gitmedi. Eskiden daha güzel bir hayatım vardı. Edirne Sigorta Hastanesi’nde memur olarak görev yapıyordum. Devlet memurluğuna devam etseydim param olmayacaktı ama huzurum olacaktı. O zaman çok mutluydum. Şimdi tüm dostlarımı kaybettim.”

 Devlet memurluğuna geri dönmek istediğini, bunun için mahkemeye başvurduğunu bildiren Yalçınkaya, ”Keşke istifa etmeseydim. Buradan herkese sesleniyorum, para her şey değildir. İnsanın etrafından ne dost ne de tutunacak dal kalıyor. Şimdi hiç şans oyunu oynamıyorum. Bilet aldığıma bin pişman oldum. Şans oyunlarından para çıkan insanlara acıyorum” dedi.

Bu akşamki süper loto çekilişine vatandaşların büyük ilgi gösterdiğini belirten Yalçınkaya, şans oyunlarının sanıldığı gibi mutluluk getirmediğini öne sürdü. ”

Ben bu talihlinin çok haklı olduğuna inanıyorum. Hayatta mutlu olmak için gerekli olan tek şey para değildir. Bu konuda yazılan birçok şiir ve şarkıda var değil mi? Normalde paranız varken herkez size aman başın sıkışırsa haber ver yardımcı oluruz. Biz hep yanındayız falan filan… Hayat sana şöle yandan bir tekme vurunca feleğini şaşırırsın. Bu darbeylede etrafındakiler sağa sola savrulur. Nerde o destek olanlar, nerde yanında olanlar… Hiç birini bulmazsın boşa harcama. Artık Allah yardımcın olsun…

Ne yazıktır ki Var mısın yok musun? adlı yarışma programını benim için insanları daha da iyi tanımama fırsat sunuyor. Hayatta kazanmaları mümkün olmayan paralara insanlar yokum diyebiliyor. Kutusuna gitmeyi tercih ediyor. Kutuda da hep babayı alıyorlar. Bu da onlar için bir hayat dersi. 100 000 TL verip hayat dersi alıyorsun. Süper bişiiii. Bende Hamdi Bey’i tebrik etmek lazım. İnsanlara aç gözlülükleriyle oyun oynanarak nekadar çok reyting elde edildiğini gösteriyor. Para insanı bozar kardeşim.

En güzel servet sevdiğin bir mesleği yapmaktır. Aldığın haz parayla ölçülemez. 

Hamdi Bey’ e çok teşekkür ediyorum…Yalana, düzenbazlığa, vicdansızlığa, para hırsına, aç gözlülüğe, sapkınlıklara, haksızlıklara yoooooooooookkkkkkkuuuuummmmm. Yoluma gitmek istiyorum

Her insanın hayallerini süsleyen bir meslek vardır. İlerde ne olacaksın yavrum? sorusunun cevabını çoğumuz ilk okula başladığımız yıllarda “Öğretmen” olarak veririz. Bizim için onlar ideal insanlardır. Hep bakımlı sakal tıraşlı, saçları yapılı, makyajlı neşeli ve güler yüzlü birer örnektirler. Acı çektiklerini, ağladıklarının göremeyiz. 

Neyse öğretmenler hakkında söylenecek okadar çok şey var ki, yazmakla bitiremem. İnsanları annelerinden babalarından emanet alıp, onlara hayatı öğreten, kültür ve bilgi birikimiyle donatan insanlar. Bu mesleği her kez yapabilirmi acaba. Öğretmen olunur mu yoksa doğuştan gelen bir yetenekmi. Bir insana anlamadığı bir şeyi kaç defa tekrar anlatabiliyorsunuz, sürekli sorun çıkartan birine nekadar sabredebiliyorsunuz? Damarlarındaki  kanlar ters akan gençliğin dilinden anlayabiliyormusunuz? Daha bir çok şey…

Sevgili devlet büyüklerimiz öğretmenliği okadar ayak altına aldılarki… Yaptıkları atamalar olsun, medyada izletilen haberler olsun, tedbiri alınmayan eğitim sistemi olsun bir çok konuda bu işe çomak sokmaya devam ettiler. 

Eğitimini alan uzman kişiler öğretmenler diplomaları dolaplarda toz tutarken, para uğruna yada bir kaç basit hesap uğruna, koltuğunu kurtarma sevdasına yapılan yanlış işlerle öğretmenlik mesleğini ayaklar altına aldınız. Lise mezunu olanlar, mesek yüksek okulu mezunu olanlar, branşında iş bulamayan üniversite mezunları ve daha niceleri… Oysaki bu işin hakkını verecek olan öğretmenliğin eğitimini aldmış insanlar nerde. Neden kimse onların sesini duymuyor?

Genç beyinler eğitimsiz kişilerin ellerine bırakılmış durumda. Yetişen gençlik okadar kendine güvensizki… Şimdilerde ilerde ne olacaksın diye sorulduğunda, hiç bişey olamazsam vekil öğretmenlik yaparım deniyor. Bu ne kadar acı bir ifadedir…

Model oluşturanlar kaliteli olmayınca model alanında kalitesi azaldı bence.

Kocaman bir sessizliğe küçücük bir çığlık fısıldamak istiyorum. Neler oluyor bu insanlara, nereye gidiyor bu dünya anlamıyorum.
   Herkes her şeye gözlerini kulaklarını kapatmış, üç maymunu oynuyor, görmedim, duymadım, bilmiyorum. Herkes böyle sessiz kaldıkça olan o zavallılara oluyor. Kimsenin fark etmediği bu kocaman sessizliğe ne zaman birileri ses çıkaracak merak ediyorum. Gazze yıkılıyor, yakılıyor, İsrail haksızca, canice masum insanların katili olmaya devam ediyor. Bence ellerinde onlara yardım etme imkanı olduğu halde, herkes uzaktan o zavallı insanların haline acımakla yetiniyor. Ben rahat yatağımda uyuyamıyorum, vicdanım rahat bırakmıyor. O sevdiklerini kaybetmiş, tarifsiz acılar çeken insanların sesleri kulaklarımda çınlıyor sanki, ya o çocuklar, o minik yürekler.  Kimin içi sızlamaz onlara, hangi insan olan insanın içi acımaz. İster miydiler böyle olmasını? Onların oyuncakları yok şimdi, bebekleri, arabaları, misketleri yerine mermiler, bombalar, şarapnel parçaları bir de sevdiklerinin cansız bedenleri oyuncakları olmuş artık. Çok acı ama gerçek. Tabi bir de oyun, savaş oyunu. Kimse onlara bu oyunu sevdin mi diye sormamış, büyükler oyuna çoktan başlamış. Ne kadar yalvarsalar da, ağlasalar da kimse bu oyuna bir son vermiyor, zavallı anne babalarının da oyunu durdurmaya güçleri yetmiyor ki. Yetenlerin de sesi çıkmıyor. Gazze fakir, Gazze güçsüz, Gazze düşkün şimdi. Elinden tutan, onu düştüğü yerden kaldırmaya çalışan yok.
  İyişallah bu kötü oyun da geriye kalan o zavallı insanları da ölüm sobelemeden birileri ellerinden tutar…

Gerçek hayattan o kadar saptık ki hepimiz birer diz oyuncusu olduk evlerimizde. Ergenlik döneminde olan lise çağındaki gençlerin başında kavak yelleri esiyor. Şiddetin pençesinde çocuklar adeta kurtlar vadisinde yaşıyorlar.
Yaşantımız dizilerin oluşturduğu parmaklıklar ardında geçmeye başladı. 90lı yıllarda bizler televizyon programların izlerken, oyuncular daha seçici cümleler kullanıyordu. Şiddetin hakaretin bile bir dozu vardı. Dizide iki oyuncu senaryo gereği biri diğerine “seni şerefsiz adam” dese ertesi gün o kanala kapatma kararı gelirdi. Ama şimdi sokak kavgalarında göremeyeceğiniz laflar sürekli gençliğin ve çocukların önünde. Nerede o eski çocuklar, onlar sokaktan küfür öğrenip gelir evde söylerlerdi. Artık televizyon programlarından öğreniyorlar ve okulda sokakta arkadaşlarına söylüyorlar. RTÜK ne işle meşgul acaba. Türk aile yapısı, ailenin kültürü ve gelenek göreneklerimiz kalmadı. Diziler yeni neslin beynini emiyor.
Geçenlerde bir eczaneye uğradım. Muhabbet ederken konu TV programlarına geldi. Eczacı bayan kızının sürekli gelinlik ve damat çizdiğini söyledi. Kendisi manzara, kuş, böcek çizelim kızım diyormuş. Ancak kızı ısrarla hep aynı şekilde gelin ve damat çiziyormuş. Çalışan bir anne olduğu için küçük kızına annesin baktığını söyledi. Küçük kız anneannesiyle akşama kadar sürekli olarak kadın programlarına bakıyormuş. Doğal olarak çocukta bundan çok etkilenmiş. Yaşlı kadın buna dikkat etmiyor ki. O kendi egosunda. Bizler neyin doğru neyin yanlış olduğunu seçebiliriz. Çocuklar duymasın diye işleri mutfakta halletmek yetmiyor.
Aptal makinesine bağlandığımızdan beri Türk aile yapısında yaprak dökümü başladı. Tüm değerlerimiz eriyor, eritiliyor.
Diziler sayesinde gençler ilerde köşkte oturup, jiplere bineceklerini sanıyorlar. Hepimiz birer kalpsiz adama dönüştük.
Gençlere hayatın bu kadar toz pembe olmadığını anlatacak iyi bir hayat bilgisi dersine ihtiyacımız var…

Ömür bu su misali akar gider, durduramazsın. Önüne barajlar kursan, yolunu değiştirsen yinede nafile. Dünyaya ilk gelişinde ağlamaya başlar insan. Bu ağlama nedendir? Yoksa burası bir sürgün yeri midir bizlere? Yada anneye kavuşmanın verdiği heyecan mıdır ağlamanın sebebi?
Zaman ne büyülü bir kavramdır. İleriye bakılınca sanki hiç geçmeyecek gibi gelen, geriye bakılınca da ne çabuk geçti dedirten…İşte hangimiz hayatı boyunca bunun farkına varmadı ki. Hepimiz başımız sıkıştığında bir an önce o anların geçmesini isteriz. Yada yapacak bir şeylerimiz olmadığında “Ne kadar sıkıcı bir gün yaaaa…Keşke göz açıp kapayana kadar o gün gelse.” demeyenemiz pek azdır.
Freni patlamış bir kamyon gibi delicesine giden zamanı durdurmak gibi bir şansımız hiç olmadı olmayacak. Hayattan ne istediğimizi bilmeliyiz. O bize her istediğimizi veriyor. yeterki istemesini ve sabretmesini bilelim. Küçük yaşlarda hep büyük olmaya özeniriz. Ağabey yada abla olmak hayallerimizdedir. Hep onlar gibi olacağımız yılların hayaliyle yaşar heycanlanırız. Bunun içinde bolca dua ederiz. Bu dualar hep kabul olur. (Eğer içinizde olmayan varsa lütfen yukarıya bildirsin.) Yani bir bakmışız ki ağabey biziz ablada biz olmuşuz. Artık istekler değişir şunları söylemeye başlarız; “Off yaaa nekadar çabuk geçti zaman. Daha çocukluğuma doyamadım dı. Küçükken ne güzeldi. Duygular tertemizdi. Şimdi her yer çakal, kurt dolu.” Daha bir sürü şey yazabilirim. Zaten yazmadan da aklınızdan geçmeye başlamıştır. Zaman ilerledikçe arada arkamıza baktığımızda özlem duyduğumuz yaşantımızda ne kadar hızla uzaklaşmış olduğumuzu görürüz. Bu sefer dualarda tersine döner. Allahım keşke yine çocuk olsam. Ama bu sefer dualar kabul olmaz. (Eğer kabul olan varsa yine yukarıya bildirsin). Kısacası madem hayatı durdurma gibi bir şansımız yok, ozaman her anı doya doya yaşayalım. Şimdiki zamanımızı okadar iyi değerlendirelimki çünkü sonra onu servet versek geri alamayacağımızı biliyoruz. Eğer kendin için sevdiklerin için bir şey yapacaksan tam zamanı. Isparta da mezarlığı gezerken şöyle bir yazı okumuştum,
Bu günü düşünürüm yarın var mı ?
Gençliğe de güvenmem ölen hep ihtiyar mı?

Nisan 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Arşivler
Bilişim Teknolojileri Öğretmeni Serdar ERDOĞAN' ın Kişisel Web Sayfasıdır.